Hutbeler
Zulüm Karşısında Umumi Dertlenme
- 13 Şubat 2026
- Yayınlayan: Erdemliler Yolu
- Kategori: Cuma Hutbeleri (Türkçe)
وَمَا لَكُمْ لَا تُقَاتِلُونَ ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ وَالْمُسْتَضْعَف۪ينَ مِنَ الرِّجَالِ وَالنِّسَٓاءِ وَالْوِلْدَانِ الَّذ۪ينَ يَقُولُونَ رَبَّنَٓا اَخْرِجْنَا مِنْ هٰذِهِ الْقَرْيَةِ الظَّالِمِ اَهْلُهَاۚ وَاجْعَلْ لَنَا مِنْ لَدُنْكَ وَلِيًّاۚ وَاجْعَلْ لَنَا
مِنْ لَدُنْكَ نَص۪يرًاۜ
Size ne oluyor ki Allah yolunda olan ve çaresizlik içinde bırakılan: Rabbimiz! Bizi halkı zalim olan şu beldeden çıkar; bize katından bir sahip/veli gönder; bize katından bir yardımcı gönder! diye yalvaran mazlum erkekler, kadınlar ve çocuklar uğrunda mücadele etmiyorsunuz?” (Nisâ, 75)
مَنْ رَأَى مِنْكُم مُنْكراً فَلْيغيِّرْهُ بِيَدهِ ، فَإِنْ لَمْ يَسْتَطعْ فبِلِسَانِهِ ، فَإِنْ لَمْ يَسْتَطِعْ فَبقَلبهِ
وَذَلَكَ أَضْعَفُ الإِيمانِ
Resûlullah (s.a.s.); Sizden biriniz bir kötülük gördüğü zaman onu eliyle düzeltsin. Buna gücü yetmezse, diliyle onun çirkin olduğunu söylesin ve kötülüğün önüne geçsin. Buna da gücü yetmezse, hiç olmazsa, o işin kötülüğünü vicdanında duyup müteessir olsun; çünkü bu sonuncusu, imanın en zayıf derecesidir.” buyurmuştur. (Müslim, İmân 78)
Muhterem Müslümanlar! Hutbemiz, zulme karşı duruşumuzu ve üslubumuzu muhafaza etme hakkında olacaktır.
Kur’ân ve Sünnet, mü’minleri adalete riâyet etmeye ve zulümden uzak durmaya çağırır. Adalet, insanların hakkını korumayı, zulme asla rıza göstermemeyi, zalime karşı mazlumdan yana tavır almayı, ihtiyaç içinde olanlara yardım eli uzatmayı da içerir.
Kur’ân-ı Kerim, zalimlere değil taraftar olmak, onlara kalben meyletmenin ve zulümlerini hoş görmenin bile ne kadar tehlikeli olduğu şöyle anlatılır: “Zulmedenlere meyletmeyin, yoksa ateş -cehennem azabı- size de dokunur.” (Hud,113)
Bir başka ayet-i kerimede Kur’ân; “Ey iman edenler! Hak’tan yana olun ve her işinizde adaleti gerçekleştirmeye çalışın.. her zaman adaletin şahitleri ve temsilcileri olmaya bakın.. herhangi bir zümreye karşı içinizde hissettiğiniz kin ve nefret sizi adaletsizliğe sürüklemesin; âdil davranın ki, takvaya en yakın davranış da budur.” Buyurur. (Mâide, 8.)
Allah Resûlü (s.a.s) en kritik dönemlerde dahi hak ve hukuk mevzuunda zerre miktar taviz vermemiştir.
Beni Kaynuka Kabilesi yaptıkları anlaşmayı bozmuşlardı. Anlaşma gereği sürülmeleri gerekiyordu. Bu haksız topluluğu Medine’den sürerken bile Allah Resulü (s.a.s), onların haklarını düşünmüş ve mağdur olmalarına müsaade etmemiştir. Medine’den ayrılmadan önce hepsine, Müslümanlarda olan alacaklarını toplama ve kendi mallarını da götürme iznini vermiştir. Çünkü borç bir haktır ve ödenmesi gerekmektedir.
Şimdilerde dünyanın dört bucağında kan seylâpları akıyor; dökülen gözyaşlarının haddi hesabı yok. Göklere yükselen âh u efgânı tartacak bir kantar yeryüzünde mevcut değil. En nezih milletlerin içinde bile kendilerine yer bulabilmiş zalimler, insan haklarını çiğniyor, evrensel değerleri ayaklar altına alıyor ve âdeta mazlumlara kan kusturuyorlar. Mübarek bir coğrafyada ise,insanlık tarihinde emsali az görülen bir sivil ölüme maruz bırakılma hâli yaşatılıyor. Bu, sadece fertleri değil; aileleri, nesilleri, geleceği de etkiliyor ve maalesef hâlâ tutuklamalar, hapse atmalar, tecridler, maddî-manevî zulümler, hak ihlalleri en acımasız şekliyle sürüp gidiyor.
Fakat bütün bunlarla birlikte Allah’ın lütf-u keremiyle, onca zulme rağmen hayırlı işler de kesintiye uğramadan, hatta birçok yerde katlanarak devam ediyor. Bu tablo bize şunu söylüyor: Acılar devam etse de ümitler tükenmedi, yorgunluk olsa da vazifelerimiz bitmedi ve imkânlar daralsa da Allah’ın inayetiyle kapılar kapanmadı.
Mazluma mağdura sahip çıkma; ideolojik, siyasî veya bir grup meselesi değil, vicdanî, insanî, hukukî ve dinî bir sorumluluktur. Şiddete savrulmadan, hukuku önceleyerek, masumiyeti savunarak ve ahlâkî çizgiyi koruyarak yürünmelidir. Zira haklı olmak kadar haklı kalmakta önemlidir. Bu duruşun omurgası ise: sabır, metanet, adalet hassasiyeti, şiddetten uzak manevî mücadele ve tevekküldür.
Musibet uzun sürünce insan yorulabilir; yoğunluklar artınca unutkanlık başlayabilir, sabır ve azim erozyona uğrayabilir. İşte bu anlarda hatırlatmaya, ikaz, uyarı ve hassasiyeti diri tutmaya ihtiyaç vardır. İslâm, derdin yalnız “bir grubun gündemi” olarak kalmasına razı olmaz. Müminler birbirinin acısına karşı kayıtsız kalamaz. Kur’ân; “İyilik ve takvâ üzerinde yardımlaşın; günah ve düşmanlık üzerinde yardımlaşmayın; Allah’tan sakının; şüphesiz Allah’ın cezası çetindir.” buyurarak, iyiliği teşvik etmenin ve kötülükten alıkoymanın ortak bir sorumluluk olduğunu hatırlatır. (Mâide, 5/2) Ve yine Kur’ân “Hep birlikte Allah’ın ipine sımsıkı sarılın; ayrılıp bölünmeyin.” (Âl-i İmrân, 3/103) ve “Şüphesiz Allah, kendi yolunda saf bağlayıp sanki kenetlenmiş bir bina gibi duranları sever.” buyurur. (Saf, 61/4)
Efendimiz (s.a.s.) müminleri, “bir organı rahatsızlandığında diğer organları da uykusuzluk ve ateşle ona iştirak eden bir beden”e benzetir. “Kim bir müminin dünya sıkıntılarından birini giderirse, Allah da onun kıyamet sıkıntılarından birini giderir… Kul kardeşine yardım ettikçe Allah da o kula yardım eder…” müjdesiyle, yük paylaşımını ibadetin bir parçası yapar.
Ve işin özü: Umumî kurtuluşun şartı, umumî dertlenmenin yayılmasıdır. “Sadaka belâyı def’ ettiği gibi, ekseriyetin -dertlenerek yaptığı- hâlis duası da ferec-i umumîyi, umumî kurtuluşu cezb eder.” Bu meselede herkes kendi imkânınca derdin bir yerinden tutarsa dayanışma çoğalır, ümitler diri kalır. Zulmün karanlığı ne kadar koyu olursa olsun, bir mum karanlığı yarar, mumlar birleşince de ufuk aydınlanır.
Hutbemizin başında okuduğumuz hadisi şerifte ifade edildiği gibi, gücümüzün yettiği kadarıyla muhtaçların imdadına koşmamız ve onların ihtiyaçlarını karşılamamız da el ile ıslah kapsamına girmektedir. Şayet, gücümüz bir yere kadar yetti ve imkanlarımız tükendi ise, bu defa da, hiç olmazsa dilimizle kötülüğe ve zulme mani olmaya çalışmalı, tatlı dille, yumuşak bir üslûpla ve bir art niyetimizin olmadığını bütün samimiyetimizle ortaya koymalıyız. Evet, böyle bir ikazı hem devlet yetkilileri, hem sivil toplum örgütleri hem de toplumun bütün fertleri yapabilir ve yapmalıdır da.
Hadis-i şerifte; kötülüğü defetmenin üçüncü yolu ve imanın en zayıf mertebesi olarak “münkere karşı kalben buğz etmek” nazara verilmektedir. Ne var ki, bunu, insanlara düşmanlık beslemek ve onlardan nefret etmek şeklinde anlamamak gerekir. Çünkü, bir insana kin gütmek onu içine düştüğü fenalıktan vazgeçirmek için faydalı bir yol değildir. Öyleyse, bu sözden anlaşılması gereken husus, kötülüğe taraftar olmamak, ona karşı tavır belirlemek ve hem zulmedeni hem de zulme maruz kalanı ondan kurtarmaya çalışmaktır. Böyle bir maksadı gerçekleştirmenin en önemli vesilelerinden biri de duadır. Bir yönüyle, Allah’a sunacağımız ibadetler arasında duadan daha güçlü bir amel yoktur. Bu itibarla, şayet bir zulme şahit oluyor ve gadre uğrayan kimselere karşı gerçekten alâka duyuyorsak, o zaman elle ve dille o kötülüğü engellemeye çalışmanın yanı sıra, mutlaka Cenâb-ı Hakk’a teveccüh etmeli ve dua dua yalvarmalıyız.
Şartlar ağırlaştığında bile, istikametimizi koruyarak ve bulunduğumuz yerde hayırlı işlerimizi artırarak, önümüzdeki mübarek günleri değerlendirebilmeyi Rabbimiz bizlere lütfeylesin. Gayret bizden; inayet, fütuhat ve netice Allah’tandır.